
Ne zenginler varmış!
Üniversitede İngiliz Edebiyatı derslerinde, “Güliver’in Seyahatleri” adlı kitabı da ele almıştık. Bu sayede, sözü geçen bu romanın aslında çocuklar için yazılmış bir masal kitabı değil, gerçekte, dönemin siyasî olaylarının eleştirildiği bir hiciv kitabı olduğunu öğrenmiştim. Öğrendiğim başka bir şey de, Jonathan Swift’in bu kitabı, zengin bir kentsoylunun konağında uzunca bir süre misafir edilerek ve bütün masrafları karşılanarak yazmış olduğuydu. Yine bizden bir düşünürün hayatını okurken, Tahir Paşa adlı eşraftan birisinin, konağında ulema ve edipleri misafir edip, onlara çalışma ortamı sunduğunu öğrenmiştim.
Çakma Kentliler!
“Güliver’in Seyahatleri”romanın yazılma hikâyesini hatırlayınca, yazarlara veya akademisyenlere: “Sen niye Çin’den çakma pisiklet getirmiyorsun? O işte daha çok para kazanırsın” diyen günümüz “çakma” kentlilerini düşündüm. Aslında, bunun bir kuyumcuya: “Sen niye hırdavatçılık yapmıyorsun?” diye sormaktan farkı yoktur! Söylenmek istenen şey: “Bu muhitte altının kıymeti bilinmez. Sen hırdavat satsan daha iyi olur” gibi bir şeyse, bunu anlarım. Ama bu durumda da soruyu soran kişinin kendisine “Biz nasıl bir semtte yaşıyoruz ki, biz veya ben, altının kıymetini bilmiyoruz?” şeklindeki ikinci bir soruyu yöneltmesi de şart olur!
Ben yazarım; üretim tarzım bu!
Bir işadamı veya işkadını öncelikle kendi şirketi için para kazanır veya kendi kasasından para kaybeder. Bir düşünür veya yazar ise, kendisiyle birlikte başkalarına kazandırır veya kaybettirir. Bir işadamının varidatı ortada değildir; kasası kilitlidir. Bir yazarın varidatı yani kazandığı şeyler, ortadadır; mesela şu anda okumakta okuduğunuz yazıyla benim yaptığım gibi halka arz edilir. Düşünsel kaybına veya kazancına kitleleri ortak eder. Aynı zamanda da, ürettiği şeyin kalitesiz veya kaliteli olduğuna karar verecek yetkinlikte bireyler ve bunları yetiştiren bir kültür ortamı gereklidir. Çünkü sözgelimi bir ürünün pazardaki rayici bellidir, ama bir yazarın kıymeti olsa bile, bunun anlaşılacağı bir zemin olması lazımdır. Böyle bir zemin yoksa, yazar çok çalışan bir emekçi olduğu hâlde, maddî sıkıntılar çekebilir.
Sen İthalat yapıyorsun ben İhracat-dışa vurum!
Başka bir deyişle bir işadamının sözgelimi ithalat işlemlerini projelendirmek için kullandığı zihinsel enerji ve mesaiyi bir yazar, sosyal bir sorunu düşünmek ve bulgularını yazı yoluyla paylaşıp-dışa vurmak için harcar. Bir çok konuda bir çok kişiye çözümler de sunar. Ama yazarın işinde hemen ortaya çıkan maddî bir kazanç yoktur. Yani onun hasılatı para değildir. Eski zamanlarda ve birkaç kuşaktır zengin olan ailelerden gelen varlıklı kişiler, yazarların, odaklanma gerektiren ve önemli bir iş yaptıklarını anlayabiliyorlardı. Ayrıca bir yazarın veya düşünürün ortaya koyduğu tespit ve çözümlerin çevresindekilere olan yararlarını takdir edebiliyorlardı. Çünkü bunu sağlayacak bir geçmişe ve birikime sahip oluyorlardı. Bu sebeple çalışmalarını kıymetli buldukları yazarlara destek olmuşlar ve onların yollarını açmışlardır. Çünkü yazmanın müstakil bir iş olduğunu, yazarların özellikle para kazanmak için uğraşmamaları gerektiğin, zaten bir üretimleri olduğunu fark etmişler ve ortaya çıkan ürünlere alıcı oluyorlardı.
Çakma kentliler kendilerine hangi soruları sorarlar?
Bugünün sorunu yazarların veya düşünürlerin insanların sorunlarına çözümler önermemesi değildir; bunların kıymetli olduğu da biliniyor. Ama bugünün kentlisi, ufak bir işini gören taşeron firmaya duyduğu mihneti, kendisine hayatî tavsiyelerde bulunan bir yazara karşı duymamaktadır. Üstüne üstlük bu kişiler kendilerine “ben bu kişinin kendi alanında ilerlemesine nasıl yardımcı olabilir?” sorusunu sormak yerine, “Onu nasıl mahcup edebilirim?” gibi sorular sormaktadırlar! Dolayısıyla eylemler de, onların zihinlerinde yer verdikleri sorulara göre şekilleniyor!
Benim farkındalığım senin farkındalığını döver!
Birisinin bir yazarın finansal durumumla ilgili bir farkındalığı olabilir, fakat bu konuda ne yapabileceğini düşünmek yerine, “Ben zenginim, sorgulayabilirim!” mantığıyla garip sorular sorar. Hâlbuki bir yazarın muhatap olduğu kişiyle ilgili olarak sahip olduğu farkındalık daha kapsamlıdır. Bununla birlikte özellikle eğitimci bir yazarsanız, insanın aslında ne denli kırılgan olduğunu bildiğinizden dolayı, bu farkındalığın doğurduğu tespitleri muhatabınıza yeri geldikçe, dikkatle ve uygun bir dille aktarırsınız veya bazılarını zamana bırakırsınız. Ve bir yazarın fark ettiği bu şeyler, aslında çok daha hayatîdir. Mesela bir gün birisi bana dalga geçerek: “Yazıyorsunuz da ne işe yarıyor?” demişti; bu beni incitmedi, çünkü yazıyor olmamın bir işe yaradığının farkındayım. Ama ben ona: “İnsanlarla, onların kişisel merakları ve ilgi alanlarıyla ilgili tutumunuzu düzeltmezseniz, akrabalarınız dahil herkes sizi bırakıp-gidecek” dediğim zaman acı ve daha kötüsü kuvvetli bir tahminde bulunmuştum. Sonra da ne yazık ki duyduğuma göre dediğim gibi de olmuş!
Sizin olmadığınız yerde biz varız!
Siz ofisinizdeyken, ithalat-ihracat yaparken, memuriyetinizi icra ederken, toplantınız olduğu için akşamları eve geç gitttiğiniziniz saatlerde, çocuklarınız, kuzenleriniz, akrabalarınız, arkadaşlarınız, kısaca sevdiğiniz kişiler bizim, yani yazarların yazdıklarını okuyorlar. Yazılarımızla onların düşünce yapılarını, ilişkilerini, ruh hallerini kısaca hayatlarını şekillendiriyoruz.
“Kıymetimizi bilin!” derim başka şey demem!
.Savaş ŞENEL
İngilizce Eğitim Danışmanı
& İletişim ve Yazarlık Koçu
This e-mail address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it
This e-mail address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it
Bu yazıma eşlik eden albüm: Bülent Ortaçgil: 2. Perde
Bu yazımla ilgili film önerim: Finding Forester (2000)
Bu yazımla ilgili olarak kitap önerim: Jonathan Swift: “Güliver’in Seyahatleri”
Bu yazının birinci bölümünde sizi hayal kırıklığına uğratmış olabilirim, çünkü okurun bu tür yazılara genellikle “kısa yolun kısasını” bulmak için baktıklarını biliyorum. Fakat bu konuda verimli ve nispeten kısa olan yollar bulunsa da, ne yazık ki “kısa yolun daha kısası” yok!


